Nerede O Eski Ramazanlar?

Nerede O Eski Ramazanlar?

Nerede O Eski Ramazanlar… Unutulan değerler Ramazan ile hatırlanırken, eski Ramazanları bizim gibi özlemle ananlarda var.

Bir heyecan başlardı Ramazan arefesinde. Kilerler dolar ve her gün markete gitmezdik. Evler temizlenir, lambalar ve gümüşler parlatılırdı.

Her yıl Ramazan ayı, hilalin doğuşu ile başlar. Toplar atılır, mübarek ayın geldiği duyurulurdu. Ramazan ayının gelişiyle evlere şenlik doğar, bereket yağardı.

İlk iftarlar daima görkemliydi. Aile bireylerinin toplandığı iftar sofraları leziz özel tatlarla donatılırdı. Sofranın görüntüsü nefis yemek kokularıyla birleşince, top atılır atılmaz da yemeklere hücum edilirdi. Ah ah Nerede O Eski Ramazanlar…

İftariyeliklerle başlayan iftar sofralarının değişmez ilk yemeği; et veya tavuk suyundan düğün, mercimek, yoğurt, pirinç çorbaları olurdu. Elbette Ramazan pidesi eşliğinde…

Daha sonraki yemekler etinden sebzesine, pilavından böreğine ev sahibinin gücüne göre yapılırdı. Kuru meyvelerden hoşaflar, 60-70 kat yufkalı baklava, kazandibi, kabak tatlısı, keşkül ve gül kokulu güllaç ise iftar sofralarının vazgeçilmez tatlılarıydı.

Ve emin olun herkes sofrada misafirin olmasını isterdi. Fakirlere, zenginler tarafından onurları kırılmadan yardım edilirdi. Şimdi misafirden kaçıldığını düşünürseniz o zamanların sosyal ağının, sosyal medyadan ne kadar önemli olduğunu anlarsınız.

Nerede o eski ramazanlar

İftardan sonra erkekler teravihe gider. Teravih dönüşü izzet-i ikram devam ederdi. Şerbetler ve şuruplar içilir, mevsimine göre boza ve salep de önemli Ramazan içecekleriydi. Demirhindi, ağaç kavunu, menekşe, kızılcık gibi şimdi adını bile duymadığımız içecekler vardı.

Kahve ile iftar keyfi tamamlanır, sıra eğlenmeye gelirdi. Önce masallar anlatılır, bilmece faslı ise yaşlılara aitti. Akraba ve dostlar arasında Ramazan ayının ilk haftası habersiz iftara gitmek saygı belirtisiydi.

İş, güç, sahur, oruç, iftar, Kadir Gecesi derken Ramazan güle güle giderdi. Biz onun gidişine üzülürken gelen Bayram bizi teselli eder, içimize neşe ve sürur dolardı. Ah ah Nerede O Eski Ramazanlar…

Eski adetler kalmadı ve yaşanması da mümkün değil. Hislerimizi, duygularımızı ve bağlarımızı kaybettik. Eski Ramazanlar bizleri birbirimize yakınlaştırırdı. Eskiden yüreğimiz sevgiyle doluydu, ya şimdi?

Sizce Nerede O Eski Ramazanlar?

Orhangazi.net Köşe Yazarı & Gurme Yazar: Emrah Akın

Eski Bursalıların Hatırlayacağı Semboller ve Unutulmaz Karakterler

Eski Bursalıların Hatırlayacağı Semboller ve Unutulmaz Karakterler

Eski Bursalıların gözünden, Bursa‘yı birde eskilerden dinleyin.

Her şehirde olduğu gibi Bursa’da da efsane olmuş ve Bursa’ya mal olmuş bir çok karakter yaşadı. Her gün karşılaştığımız insanlarımız veya sırf görebilmek için yolumuzu değiştirdiğimiz hayvanlarımız vardı.

Belki küçük ayrıntılarda gizli kaldı bu simgelerimiz. Fakat hatırladığımızda geçmiş yılları film şeridi gibi gözümüzden geçmesini sağlayacak ateşlenmiş bir fitil gibiydiler.

Bir çoğunu yeni jenerasyon maalesef bilmiyor. Fakat hatırladıklarında Eski Bursalıların gözleri doluyor. Bu vesile ile eskileri anıp rahmet dileyelim, anılarımızı canlandıralım ve yeni nesile eskileri aktaralım istedik.

Bursa’nın Sembol İsimleri

Deli Ayten

Deli Ayten vardı bir zamanlar Bursa’nın sembolü. Her hafta bir çanta alırdı Ayhan Kundura’dan. İstersen verme! Kırmızı çanta onu çok mutlu ederdi. Kırmızı Ayten’in vazgeçilmeziydi. Bir de kırmızı rujsuz asla gezmezdi. Parfümerilerden parfüm ister ve alırdı. Hele bir istesin de vermesinler! vitrinlerin camları tükürükten geçilmezdi. Teşekkür olarak ise “Ah yavrum..” derdi. Çarşıya geldiği gün esnafın yüzü güler, işler bereketli olurdu.

Eski Bursalıların hatırlayacağı karakterler semboller, Deli AytenYalnızca Eski Bursalıların Hatırlayacağı Karakterler – Deli Ayten

Profesör Yılmaz

Deli Ayten’i eminim yeni jenerasyonda da bilmeyen yoktur. Sosyal medyada son zamanlarda sıklıkla paylaşıldı postları. Ayten’den daha az bilinen birde profesör vardı. Elinde valizi ile Reyhan ve Cumhuriyet caddesi civarlarında gezen. Her ne kadar deli deseler de bir sürü matematik formülünü ezbere bilen bir profesör. Üniversite mezunuydu profesör Yılmaz..

Bursa Heykel ve Civarının Tanınan Simaları

Bursa tarzanı yorgancı Ali Atay, Ulucamii civarında ve her kalkan cenazede görebileceğiniz hafız ve babası sandalyede oturan küçük Hasan, özellikle bayramlarda aynı renk kıyafetleri içinde bebek arabasında çocuğunu gezdiren kontes, Gençosman-Koğukçınar arasında dolaşan deli Mehmet, Kurşunlu’nun Aguşu ve Tophane’de gezen Deli Nuri sayılabilecek diğer simgelerimiz..

Eski Bursalıların hatırlayacağı simgeler isimler, bursa tarzanı ali atayYalnızca Eski Bursalıların Hatırlayacağı Semboller – Bursa Tarzanı Ali Atay

Uludağ’da beyaz köpeği ile yaşayan gerçek Bursa tarzanı Niyazi’yi belki hiç  bilmiyorsunuz. Genç yaşında bir hiç uğruna Işıklar’da kahvehanede öldürülmüştü.

Abdal mahallesi civarında gezen ve dükkanların takvim yapraklarını kopartan Rasim puu’yu bildiniz mi peki? Kapalı çarşıyı her gün dolaşır, takvim yapraklarını günlük olarak o koparırdı. Koparmış olanlardan ceza olarak harçlığını alırdı.

Yeni sinema ve Ünlü caddede Adem, Arapşükrü’de gezen çok yakışıklı Hikmet abiyide anmadan olmaz.

Peki Çekirdekçi İsmail’i hatırlayan var mı aranızda? Eski Bursalıların pantolon paçası kısa birini gördüklerinde “Bu ne böyle Çekirdekçi İsmail gibi” dediklerini bilir misiniz?

80’li yıllarda her kuşak Bursalının vazgeçilmezi Heykel – Postane turlarında sürekli karşımıza çıkan ismini hatırlayamadığımız uzun boylu, kasıla kasıla yürüyen saçları uzun birde abimiz vardı. Her halinden o zamanın pop şarkıcısı George Michael’e kendisini benzetmeye çalıştığı çok belliydi.

Yine Kapalı çarşıda elleri terlikli bir engelli adam ve açık çarşıda görme engelli lastik, iğne ve iplik satan bir hafız vardı her çarşıya çıktığımızda mutlaka gördüğümüz..

Bursa’nın Unutulmaz Karakterleri

Bursa’da eskiden unutulmaz hayvan karakterler de vardı gördüğümüzde bizi mutlu eden..

Ulucamii karşısında Kent pasajı içindeki ayakkabıcıda bulunan maymun ile Kültürpark’ın unutulmaz maymunu Naciye’yi kaçınız hatırlıyor?

Sırf o maymunları görebilmek için kaç kez yol değiştirdik belki de? Zorla Kent pasajına soktuğumuz anne ve babalarımızı da hayırla analım..

Peki ya Mavi köşedeki meşhur eczanenin vitrinindeki muhabbet kuşları geldi mi gözünüzün önüne?

Ya da Tuz pazarında Kuyumcu Apti amcanın vitrinindeki başını sallayan Arap..

Cuma akşam üstleri ortaya çıkıp Heykel’de İstiklal marşı çalıp bayrağı indiren belediye bando takımını hatırlayan kaç kişiyiz?

Biliyor musunuz onları asla sivilken tanımazdık. Ve çocukluk yıllarımızda bize çok farklı, hatta belki de gizemli gelirlerdi.

Eski Bursalıların bileceği isimler sembol karakterler, Bursa bandosu 1954Yalnızca Eski Bursalıların Hatırlayacağı Simgeler – Bursa Belediye Bando Takımı 1954

Bursasporun Efsane Simgeleri ve İsimleri

Bursasporun unutulmaz simgesi Nejat Biyediç, ikiz taraftarlarımız Abdülkerim ve Fehmizat Bayraktar’ı da unutmak mümkün değil elbette..

Yine Bursasporun efsane figürlerinden Amigo Yaşar’ı duydunuz mu hiç? Stadyumun kırk merdivenlere bakan tarafında sol taraftaki tuvaletlerin çatısının üzerin de taraftar saman yolu şarkısını söylerken eşi ile dans ederdi unutulmaz Amigo Yaşar..

Heykelden stada kadar Bursaspor bayrağı ile koşan Amigo Mustafa.. Ardiles ve tabiki Keçi Enver.. ne güzel günlerdi değil mi?

Bursa Erkek Lisesinin unutulmaz müdür yardımcısı Neşet Şen desek yine bir çok eski Bursalı bilecektir.

Yine artık kapalı olan Ayhan Kundura’da Bursa’nın unutulmaz simgelerindendi. Kapalı çarşıda en kaliteli ayakkabılar ve çantalar Ayhan Kundura’daydı. Ve her Bursalının Ayhan Kunduradan mutlaka bir çift ayakkabısı ve bayanların çantası vardı.

Unutulmaz Eski Bursa Sinemaları

O zaman akşam eğlencelerimiz, buluşma noktalarımız sinemalardı.

Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun altında Marmara çocuk sineması vardı gittiğimiz. Yine unutulmayan Dilek, Tayyare, Yeni, Saray, Sunar, Kısmet ve Renk sinemalarında ne hatıralar biriktirmiştik.

Perşembe akşamları radyo tiyatrosu, cumartesi akşamları Yeşil’den Irgandı köprüsüne inen yolda yazlık Rüya Sineması bir anda aklımıza gelen Bursa anılarımızdandı.

Velhasıl bir başkaydı eskiden Bursa’mız..

Bizim hatırlayabildiklerimiz bunlar. Belki sizde daha fazla hatıra vardır. Aklınıza geldikçe gözlerinizi yaşartan..

Hadi durmayın Bursa’nın nostalji rüzgarına bırakın kendinizi.. dönün eski yıllara.. Size ait olan bir şeyler bulun içlerinden.. bir kare, bir anı, bir parça duygu.. anılarınız bir damla yaş olsun gözlerinizde.. ve biriktirelim hepsini hep birlikte.. Yeni nesile, çocuklarımıza anlatalım aktaralım hatıralarımızı..

Şuanda eser kalmayan Bursa’nın eski güzelliğinden mahrum bırakmayalım yarınlarımızı..

Ardından hey gidi yıllar diyelim ve yeni bir umutla açalım tekrar gözlerimizi Bursa’ya..

Kim bilir geçmişimiz belki yarınlarımıza ışık olur?

Yalnızca Eski Bursalıların Hatırlayacağı semboller ve unutulmaz karakterler yazımızı beğendiyseniz paylaşmayı unutmayın! Sevgiyle kalın.

Yazar: Emrah AKIN

Anılar: Eski Bursalılar – Yusuf Kasar, Utku Gurtunca, Meral Demirer Pazarcık, Ayşe Çipa, Kağan Fırtına, Serap Nurhan Sönmez, Mehmet Bilen, Temel-Macide Işıkkent, Fazile Yalvaç, Korhan Yılmaz, Pinarbaşili Erdem, Mustafa Şahin.

Bursa merkezde gezilecek yerler ile ilgili detaylı bilgi almak için linke tıklayın.

Bursa’da hafta sonu gezilecek yerler hakkında bilgi almak için linke tıklayın.

Orhangazi’nin Çanakkale Şehitleri

Çanakkale Şehitleri Orhangazi İsim Listesi

Tarihimizin en şanlı zaferlerinden biridir Çanakkale..

I. Dünya savaşında bir rivayete göre 250 bin, diğer bir rivayete göre tam 500 bin evladımız şehid düşmüştür..

Orhangazi‘den de bilinen 35 gencimiz göğsünü siper etmiştir vatan toprağına karış karış.. bilinmeyenler de vardır elbet onlarcası..

Ne söylesek kifayetsiz kalır bu elem ve kahramanlık dolu günleri anlatmak için..

Vatanın namusunu çiğnetmeyen, iman ile yoğrulmuş yüreklere ithafen Mehmet Akif;

Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi..
Bedr’in arslanları,  bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
‘Gömelim gel seni tarihe’ desem, sığmazsın.

dizeleri ile Çanakkale Şehitleri için ifade edilebilecek en şahane methiyeleri düzmüştür..

Canlarını vatanın namusu uğruna feda eden Orhangazili 35 gencimizden 1 tanesi Jandarma er, 17’si Kara Kuvvetleri piyade er, 1 tanesi ihtiyat, 1 tanesi ise nizamiye askeriydi.. 16 askerimiz hakkında ise kuvvet, alay, bölük bilgisine ise ulaşılamadı..

orhangazi-bursa-canakkale-sehitleri-isim-listesi

57. Alay

Özellikle belirtmeden geçemeyeceğimiz yürek ürperten bir detay var ki o da 7 hemşehrimizin 57. alaydan olmasıydı..

Karsak Köyünden Ali ve Halil, Çeltikçi‘den Ali, Gemiç‘ten İsmail ve Orhangazi merkezden Osman, Latif, İsmail..

..sisli bir nisan sabahı 57. alay komutanı araziye yayılmış beyazlıklar görür ve takım komutanına bu beyazların ne olduğunu sorar. Takım komutanı, sabahleyin düşmana hücum emrini almış 57. alayın, Rablerinin huzuruna temiz çıkmak için çamaşırlarını yıkadıklarını söyler; bu beyazlıklar, onların ak niyetleridir, der..

Vatan uğrunda canlarını veren tüm şehitlerimizi andığımız Çanakkale’de alay komutanından son erine kadar şehit olan 57. alayı hatırlamamak mümkün değildir. Halen bu şehitlerin alayının sancağı Avustralya Melbourn müzesinde bir vitrinde sergilenmekte, altındaki levhada şu yazı yer almaktadır:

Bu alay sancağı, Gelibolu savaş alanından getirilmiştir. Ama esir edilmemiştir. Çünkü, Türk Ordusunun milli geleneklerine göre bir alayın sancağı, alayın son eri ölmeden teslim edilemez. Bu sancak, sonuncu muhafızının da altında ölü olarak yattığı bir ağacın dalına asılı olarak bulunmuştur. Kahramanlık timsali olarak karşınızda duran bu Türk alayı sancağını selamlamadan geçmeyin.

Bu kahramanların anısına o günden bu yana Türk ordusunda 57. alay bulunmamaktadır.

canakkale-sehitleri-isimleri-orhangazi-bursa

57. Alay Şehitliğini 3D gezmek için tıklayın

İşte bu sayfada Çanakkale’de şehit düşen Orhangazili aziz şehitlerimizin adlarını bulacaksınız.

Ruhları Şad olsun..

S.NO BABA ADI ADI
D.YILI
İLÇE KÖY V.TARİHİ ÖLÜM YERİ
5597 ALİ ABDULLAH 1293 ORHANGAZİ NARLICA 22.04.1915 TERYANDAFİL ÇİFTLİĞİNDE
5600 HALİL AHMET 1292 ORHANGAZİ GEDELEK 08.06.1915 KİREÇ TEPEDE
5602 ALİ ALİ 1298 ORHANGAZİ ÇAKIRLI 17.06.1915 ARIBURNU MUHAREBESİ
5605 MEHMET ALİ 1302 ORHANGAZİ ÇELTİKÇİ 16.08.1915 MERKEZ TEPESİ
5606 MUSA ALİ 1299 ORHANGAZİ 27.05.1915 YEŞİLSIRT MUHAREBESİ
5607 ÖMER ALİ ORHANGAZİ KARSAK 12.04.1915 ARIBURNU MUHAREBESİ
5608 ŞAKİR ALİ 1299 ORHANGAZİ DUTLUCA 26.05.1915 KEMİKBURUN MINTIKASI
5609 MESRUP ARTİN 1305 ORHANGAZİ 01.05.1915 ŞEHİR EMANETİ ÇAPA
MECRUHİN ASKERİ HASTANESİ
5611 ALİ EMİN 1305 ORHANGAZİ 24.06.1915 ANAFARTALAR MUHAREBESİ
5612 ALİ EMİN 1305 ORHANGAZİ 01.07.1915 ANAFARTALAR MUHAREBESİ
5616 OSMAN HALİL 1301 ORHANGAZİ KARSAK 22.05.1915 MERKEZTEPE`DE
5617 MEHMET HALİL 1304 ORHANGAZİ BAYIR 15.04.1915
5619 İBRAHİM HALİM 1306 ORHANGAZİ 10.08.1915 KEÇİ DERESİ
5620 İBRAHİM HALİM 1306 ORHANGAZİ CİHANKÖY 10.08.1915 KEÇİ DERESİ
5621 İBRAHİM HALİM ORHANGAZİ 1915 SEDDÜLBAHİR MUHAREBESİ
5623 İSMAİL TOPÇU
OĞULLARINDAN
HASAN
1305 ORHANGAZİ GEDELEK 18.02.1915 SEDDÜLBAHİR MUHAREBESİ
5626 İBRAHİM HELİPPAŞA
OĞULLARINDAN
HÜSEYİN
1306 ORHANGAZİ 01.02.1915 ARIBURNU MUHAREBESİ
5629 OSMAN HÜSNÜ 1298 ORHANGAZİ 15.09.1915 ARIBURNU MUHAREBESİ
5633 SÜLEYMAN İBRAHİM 1292 ORHANGAZİ KARSAK 22.04.1915 SIĞINDERE SIRTLARINDA
5635 ALİ İSMAİL 1305 ORHANGAZİ GEMİÇ 25.07.1915 MERKEZ TEPESİ
5637 HÜSEYİN LATİF 1303 ORHANGAZİ 04.04.1915 ARIBURNU BOMBATEBESİ
5639 EMRULLAH MEHMET 1294 ORHANGAZİ 15.02.1915 SEDDÜLBAHİR MUHAREBESİ
5641 HALİL MEHMET 1304 ORHANGAZİ 19.05.1915 ÇARDAK HASTAHANESİ
5647 OSMAN MUSA 1293 ORHANGAZİ 04.06.1915 ŞİMAL GRUBU AĞIR MECRUHİN
SEYYAR HASTAHA
5650 HACI EMİN MUSTAFA 1289 ORHANGAZİ FINDIKLI 17.08.1915 GÜMÜŞSUYU HASTAHANESİ
5651 HALİL MUSTAFA 1308 ORHANGAZİ 01.05.1918 TAŞKIŞLA HASTAHANESİ
5652 HÜSEYİN MUSTAFA 1299 ORHANGAZİ GÖLYAKA 29.07.1915 ARIBURNU MUHAREBESİ
5654 MUSTAFA MUSTAFA 1293 ORHANGAZİ 02.09.1915 ANAFARTALAR MUHAREBESİ
5655 SALİH MUSTAFA 1286 ORHANGAZİ 17.07.1915 ANAFARTALAR MUHAREBESİ
5656 NURDAL KOCA MUSTAFA 1291 ORHANGAZİ ÇAKIRLI 19.04.1915
5657 ÖMER MUSTAFA 1315 ORHANGAZİ AKSUNGUR 19.04.1915
5660 ÖMER OSMAN ORHANGAZİ 12.04.1915 ARIBURNU MUHAREBESİ
5661 HASAN HACI
OĞULLARINDAN
ÖMER
1304 ORHANGAZİ GEMİÇ 28.02.1915 ARIBURNU MUHAREBESİ
5666 ÇERKEZ ALİ ŞERİF 1309 ORHANGAZİ HECELER 29.2.1915 SOĞANLI DERE`DE
5667 AHMET VELİ 1301 ORHANGAZİ NARLICA 22.04.1915 SIĞINDERE`DE

Köy Muhtarları Ne iş Yapar?

Akıllı insan sözü, özü bir olan insandır. Akıllı insan konuşmasını bilen, konuştuğu zaman kendisini dinletebilen insandır. Akıllı insan herkese eşit mesafededir, güncel konulardan, tarihsel konulara kadar bilgi sahibidir. Akıllı insan planı, programı olan insandır. Akıllı insan yönetendir..

Günümüzde kendini akıllı zanneden insanların sayısı oldukça artmıştır, kendini akıllı zanneden diyorum çünkü gerçekten de kendine akıllıdır ve sadece kendi menfaatleri doğrultusunda faaliyet gösterirler. Oysa bizim bahsettiğimiz akıllı insan toplum menfaatine de gayretli bir şekilde hizmet sunandır, elbetteki bunun yanında kendi menfaatlerini de gözetecektir.

Toplum menfaati gözetmeyen, sadece şahsi meselelerle yükselen insanlar belli bir zaman sonra unutulurlar, gündemden düşerler. Elde edilen başarılara toplum içerisinden insanları da ortak etmek, onlara yön vermek, büyük gerekliliktir.

Arkasına toplumu almayan bir yöneticinin akıllı olduğu düşünülemeyeceği gibi iyi bir yönetici veya idareci olduğu da düşünülemez.. Tarihe bir bakın, başarılı olmuş liderlerin veya yöneticilerin birlikte çalıştıkları bir gurubun mevcudiyeti söz konusudur. Bir insanın her şeyi düşünmesi, akıl etmesi mümkün değildir. Bazen sıradan bir insanın söylediği bir söz bile iyi bir yöneticinin beyninde şimşekler çakmasına neden olabilir, çok mükemmel bir projenin başlamasına neden olabilir. Ekip çalışması başarının anahtarıdır. Başarının arkasında genelde bir ekip vardır. Ekip çalışması hayatımızın olmazsa olmazlarındandır. Toplum genelde başa getirdiği idarecilerden memnun olmaz! Çünkü onda bir cevherin var olduğunu düşünerek başa getirir, sonrada olmadığını görür ve hayal kırıklığı yaşar. Çünkü bizde genelde, başa geçene kadar herkese he diyen bir idareci, göreve geldikten sonra kendini herkesten daha akıllı zannetmeye başlar ve işlerine kimseyi karıştırmak istemez..

Neden? – başarıyı tek başına sahiplenmek için.. oysa genelde başarı gelmez!..

Benim en büyük derdim köy muhtarlarıdır. Hiçbir proje geliştirmeden, bir tek seçmeni yapacakları konusunda aydınlatmadan aday olur ve seçilirler.

Neden? – Çünkü köyde iyi, namuslu ve dürüst biri olarak bilinmektedirler. Kimse başarıp başaramayacağını düşünmez..

Neden düşünmez? – Alt tarafı muhtarlıktır, kim olsa yapar!.. Düşünce böyledir..

Seçilen insanın çok iyi insan olması ne çok başarılı olacağı anlamını taşır, nede iyi bir idareci olacağı anlamını..
Başarılı olmak için belli bir dünya görüşü, ticaret anlayışı, bilgisi, becerisi ve idareciliği yanı sıra iyi bir insan olması da onu tamamlayan unsurlardandır. Başarının sırrı, bu saydığım meziyetlerin yanı sıra; ekip çalışması ve iş paylaşımının sağlanmasındadır. Değişik konularda bilgi sahibi kişilerin oluşturduğu bir ekibin başarı yüzdesi, ekip çalışması yapmayan bir yöneticiye göre daha yüksektir.

Geçmişte köyünüzde Muhtarlık yapmış insanlarınızı gözünüzün önünde bir hayal edin, orta yaşlı bir insansanız beş ile sekiz muhtar hatırlarsınız, peki bu hatırladığınız Muhtarlarınızın kaçı başarılı olmuştur? Görev yapmış Muhtarlardan kaç tanesi köyünüzün gelişmesi ve kalkınması için çaba sarfetmiştir? Kaç Muhtar bir önceki Muhtardan görevi borçsuz almıştır veya bir başka deyişle köy bütçesinde para bulabilmiştir? Şahsen ben geriye dönüp baktığımda böyle bir olaya hiç şahit olmadım.

Ben Orhangazi’nin yirmi beş köyünü dolaştım, dolaşmaya da devam edeceğim böyle başarı göstermiş Muhtar sayısı beşi geçmez.. ya yirmi köyün durumu nedir? Köylülerimizin, seçmenlerimizin bazı şeyleri sorgulamaları gerekir, şahsi çıkarlar için köylerin geleceğiyle oynamak, oynattırmak sizleri vebal altında bırakır çünkü sizin oylarınızda tüyü bitmemiş yetimlerin hakkı vardır. Gelecek nesillere; Biz böyle devraldık, size de böyle bıraktık deme hakkınız yok, böyle bir lükse sahip değilsiniz, değiliz.. Görevlerinde başarılı olamamış, görevini kötüye kullanmış, yöneticilerin kusurlarına sizlerde ortaksınız demektir.

Seneler su gibi akıp gidiyor, seçimler de çok çabuk geliyor, yapacağınız oyunuzu atmadan önce iki kere düşünmektir, insan bir kere yanılabilir.. Bir daha, Bir daha olmaz..

Ok yaydan çıktımı bir daha geri döndüremezsiniz, onun için yayı çekin neye atacağınıza bakın iyice nişan alın ve oku fırlatın.. Seçtiğiniz insan köyünüzü birlik ve beraberlik içinde yönetmelidir. Hiçbir zaman ayrımcı olmamalıdır. Köylerimizin en büyük sorunlarından biri de seçim sonrası köyün ikiye bölünmüşlüğüdür. Bu cahillikten başka birşey değildir. Seçilen insan ilk önce köylüsüne şu güveni vermelidir “Ben oy, atanın da, atmayanın da muhtarıyım. Herkese eşit mesafedeyim.” bu köydeki bölünmüşlüğün önüne geçer. Akıllı insanlar bilgi ve birikimlerini halkın yararına paylaşanlardır. Cahil insanların toplumdan alma yetenekleri olmadığı gibi verme yetenekleri de olmaz.

Kısacası köylerimizin durumu ortadadır, bu böyle sürüp gidecek midir? yoksa toplum olarak buna dur diyecek miyiz? Başarılı olabilecek birini seçmek istiyoruz diyorsanız adayları çok iyi analiz etmelisiniz. Görevinde başarılı olamamış, görevini kötüye kullanmış bir idareciden halk kanunlar çerçevesinde hesap sormalıdır.
Neden ve niçin soruları sorulmalıdır ki, onlarında bir şeyler açıklama fırsatı olsun.
Her muhtar yaptıklarını, yapamadıklarını, yapmak istediklerini ayda bir düzenleyeceği kahve toplantısında köylüsüne anlatmalıdır, bu muhtarı başarıya götürür..

Muhtar ilk söylediğim gibi birleştirici ve barıştırıcı olmalıdır. Bazı kararların ortak alınması Muhtarın yükünü hafifleteceği gibi başarıyı da beraberinde getirecektir.

Bundan sonraki seçimlerde gençlere çok iş düşecek, köyün geleceğine gençler yön verecek..

Orhangazi’yi Tarihiyle Yaşamak

Tarihiyle Orhangazi’de Yaşam

İznik Gölü kıyısına gerdanlık misali sıra sıra dizilmiş köyler ve her biri doğa ile ayrı uyumlu ayrı güzel.. Hele ki tarihin derinliklerine bırakıverdiğiniz de kendinizi nelerle karşılaşmazsınız ki.. Atalarımızın, dedelerimizin yüzyıllarca hayat sürdüğü bu topraklarda ne kadar da bilmediğimiz şey varmış deyip dalıp gidersiniz derinlere..

Karsak ile başlayalım yolculuğumuza, mitolojiden tanıdığımız Herkül’ün bu topraklar üzerinde yaşadığını ve bastığımız topraklar üzerinde asırlar önce onunda ayak izinin bulunduğunu kaçımız duymuştuk ki? İznik Gölü ile Gemlik Körfezi arasında akan Karsak Deresinin hikayesini belki de çoğumuz bilmiyoruz.
Raif Kaplanoğlu’nun anlattığı gibi Karsak deresinin bir hikayesi de mitolojide geçer. M.Ö. 12. yüzyılda Argonotlar, Kolkhis ülkesine altın postu aramaya gittiklerinde, Gemlik’te mola vermiş ve söylenceye göre; Argonotlar’dan Herkül’ün (Herakles) güzel dostu Hylas da, bu dereye su almak için indiğinde, kendisine aşık olan su perileri tarafından kaçırılmıştı. İşte bu nedenle Hylas adı da bu dereye verilmişti. Yerli Gemlikli Rumlar ise bu anıyı yaşatmak üzere, her yıl bu dağlarda yıllarca “Oribazi” adı verilen bir tören düzenlemişlerdi.

1097 yılında, İznik’i uzun süre kuşatan Haçlılar, kenti alamayınca, 100 savaşçı alabilecek büyüklükte gemilerini Gemlik Körfezinden, bir gecede İznik Gölü’ne işte bu Karsak deresinden taşımışlardı. Ve aylarca direnen İznik’i ancak böylece ele geçirebilmişlerdi.

Karsak‘tan geniş havzaya indiğimizde de yine bu hikayeler karşılar bizleri.. Şu anda Asilçelik ve Cargill fabrikalarının bulunduğu bu ovada asırlar önce çok büyük savaşlar yaşanmış ve Roma imparatorluğu için savaşan on binlerce kişilik ordular burada telef olmuşlardı.

Aslında Karsak‘tan başlayıp İznik’e kadar devam eden bu güney yolu, 2 bin yıldan beri kullanılan antik bir yoldur. I. yüzyılda ünlü Roma imparatoru Neron bu yolu tamir ettirmişti. ve hatta 17. yüzyılda, bu yolun bozuk olduğuna kızan Sultan IV. Murat İznik kadısını idam ettirmişti.

Söz konusu yolu takip ettiğinizde sanki planlı olarak yerleştirilmişcesine köyler karşılar bizleri.. Gemiç, Gürleler, Akharem..

Ünlü Arap gezgini ibn-i Batuta’nın, Bursa’dan İznik’e giderken Gürle‘de bir Ahinin zaviyesinde kaldığını duymuşsunuzdur. Ancak İbn-i Batuta’nın anlatımından, o dönemde Gürle‘den İznik’e gidebilmek için göl kıyısından değil, Katırlı dağları eteklerindeki bir vadi içinden geçen bir yol kullanılmakta olduğu anlaşılmaktadır. Şimdilerde ise sadece antik diye tabir ettiğimiz İznik-Sakarya yolu kullanılmaktadır.

Biz bahsettiğimiz antik yoldan Akharem‘a kadar devam edelim ve Akharem dört yolundan sola dönüp pirinç tarlaları arasından İznik Gölü‘nün kollarına bırakalım kendimizi..

İznik Gölü.. Ne hikayeler anlatılmadı ki yüzyıllarca hakkında.. İşte buyurun Hoca Saadettin Efendinin söyledikleri: “Yılın en kurak aylarında su çekilince ortasında bir takım büyük yapılar meydana çıkar.Bunların Nuh aleyhisselamın oğlu Hz.Sam’ın yaptırdığı binaların kalıntısı olduğu söylenir.Hz.Sam’ın Tufan’dan sonra İznik’i kurarak buraya yerleştiği meşhurdur.

Göl kıyısına indiğimizde batıda, Gemlik Körfezi ile gölü birbirine bağlayan derenin ağzında çok eski antik bir iskele karşılar bizleri.. Ancak göl suları altında kaldığı için biz göremeyiz. İskelenin büyüklüğü ve sağlamlığı açısından Ülkemizde bulunan en önemli antik iskelelerden biri olduğu söylenir. Aynı zamanda çevresinde oldukça geniş ve dağınık antik yerleşim kalıntıları tespit edilmiştir bu iskelenin..

Göl yolundan İznik istikametine doğru yolumuza devam edelim.. ve Gölyaka.. Roma İmparatoru Julianus’un annesi, Julius Costantius’un ikinci eşi olan prenses Basilina adına kurulmuş ve adına da bu prensesin onuruna “Bassilinopolis” denmiş kentin Çeltikçi ve Orhangazi‘den sonra üçüncü ayağını oluşturan köy.. Metropolitler tarafından bir çok kez kapışma konusu olan bu kentle ilgili bilgilere 11. yy.’dan sonra ulaşılamaz. Kaynaklardan kentin birden yok olmasında özellikle depremin daha sonra da gölün su seviyesinin yükselmesinin etkili olduğu anlaşılmaktadır.

Tekrar uğrunda kellerin gittiği yoldayız şimdi.. Sırasıyla Dutluca, Dağın yamacında Yenisölöz ve Sölöz..

Antik coğrafyada eski adı Pthapolis olan Sölöz‘ü eski Yunan kaynaklarına göre Argonotlar’dan Thassos kurmuştur. Argonotlar bir mola sırasında bu bölgeye geldiklerinde, Thassos’un yakın dostu Soloeis, ümitsiz bir aşk sonucu Kocadere’ye kendini atarak yaşamını yitirmiştir. Bu nedenle Kocadere’ye Soloeis adı verilmiş, Thassos’da derenin kenarına Pthapolis adıyla bir kent kurmuştur.

Yol boyunca devam ettiğimizde ilçemizin diğer köyleri olan Bayırköy, Heceler, Paşapınar ve Narlıca ile buluşursunuz.

Narlıca‘dan sonra Orhangazi sınırlarından çıkarsınız ve yine göl kıyısına sıralanmış köyleri geçerek buram buram tarih kokan İznik’e ulaşırsınız.

İznik hakkında atalarımızdan anlatıla gelen bir rivayetde de “Tufan’dan sonra Cudi Dağı’na oturan Nuh’un gemisinde bulunan Nuh Peygamber’in oğlu Hz.Sam, yerleşmek için güzel yerler aramaya başlamış ve gezerek geldiği İznik’e hayran kalmış. Hz.Sam görmüş ki, göl kenarında, suyu ve havası güzel bir yer. İznik’i şenlendirip imar ederek, yetmiş yıl burada yaşamış.

Yine Raif Kaplanoğlu’ndan nakledelim Evliya Çelebi’ye göre Hz. Süleyman’ın, İstanbul’da yaptırdığı köşkten, 1700 yıl önce kurulmuş İznik. Sonra, İstanbul’un ikinci kurucusu olan Madyan oğlu Yanko’nun kızkardeşi olan İznika adındaki kadın, Hz. Sam’ın binası üzerine yeniden sağlam bir bina yaptırmış. İşte bu nedenle İznik/Nikaia adını almış.

Batı mikolojisine göre ise Sangarios/Sakarya ırmağı ile tanrıça Kybele’nin Nika adlı kız oğlan kız olmaya and içen bir kızları varmış. Bekâretini korumak için de erkekten kaçan Nika’ya, Hymnos adlı bir çoban aşık olmuş. Ancak Nika’ya âşık olmak ölüm demekmiş. Nika bu çobanı öldürünce, aşk tanrısı Eros çok içerlenmiş. Bir gün Nika derede yıkanırken, onu gören şarap tanrısı Dionysos hemen âşık olmuş ona. Ancak kendisini öldüren bir aşka tutulduğunu anlayınca, Nika’nın su içtiği dereyi şarap yaparak onu sarhoş etmiş, böylece de Dionysos, Nika’ya sahip olmuş. Nika gebe kalınca önce kendini öldürmek istemiş, ancak tanrının buyruğuna uyarak çocuklar doğurmuş ona. Dionysos da Hindistan yolculuğu dönüşünde onun adına bir kent kurup Nikaia adını vermiş. İznik işte böyle kurulmuş…

Ancak bu bilgileri sizlere aktarmaktaki asıl gayem “ne kadar güzel yerlere sahibiz…sevinelim, gururlanalım” demek elbette değil.. bil vesile doğup, yaşadığımız veya yaşamakta olduğumuz bu kıymetli toprakları korumak, geliştirmek adına neler yaptık? Neler yapabiliriz? Bu nimetten sosyal, ekonomik ve kültürel açıdan nasıl istifade edebiliriz bunun muhakemesini yapabilmek içindir.

Gedelek ‘te Bir Pazar Günü

Yıllardır inatla ve istikrarla yürüttükleri turşu üretimindeki kalite çalışmalarını uç noktalara taşımış bir köydür Gedelek..

Ülke içinde ve dışında Gedelek deyince turşu, turşu deyince Gedelek akla gelir. Tabi ki bu kolay elde edilir bir başarı değil, Gedelek azimli ve istikrarlı çalışmanın ödülünü almış ve bunu hak etmiştir.

Gedelek köyü; Bursa’nın Gemlik ve Orhangazi ilçeleri arasında, Bursa-İstanbul yolu üzerinde Orhangazi‘ye bağlı şirin bir köy..

Bir pazar günü öğlen saatlerinde düştü yolum Gedelek‘e..  daha önce de gitmiştim ama köyün içini gezip dolaşma fırsatım olmamıştı. Zaten köy yerlerinde nedendir bilinmez, belli bir amaçla köye gitmemişseniz yada gittiğiniz köyde bir tanıdığınız yoksa köyün içini öyle rahat rahat gezemezsiniz!

Köy meydanında 3-4 kahvehane var. Selam verip Muhtarı sordum. Muhtarın köyde olmadığını öğrenince Azalardan biriyle görüşüp, kendimi tanıttıktan sonra Gedelek‘e geliş nedenimi açıkladım, çok memnun oldu. Çaylarımızı içip biraz sohbet ettikten sonra, yanıma verdiği refakatçi bir arkadaş ile köyü dolaşmaya başladık.

Önce meşhur Pınar’dan başladık, Ancak ben köy meydanından itibaren fotoğraf makinemin deklanşörüne basmaya çoktan başlamıştım bile.. O Pazar Pınar çok kalabalıktı ve sünnet düğünü vardı. İlk defa gördüğüm, büyük hayal kırıklığına uğradığım Pınar’ı gerçekten böyle hayal etmemiştim.. Aslında çok güzel bir yer, Çınar ağaçları muhteşem, her biri asırlık çınarlar… ama doğal güzelliği bozulmuş.. suyu kalmamış.. anlayacağınız sadece adı kalmış Pınar’ın.. Bunu Muhtara soramadığım için üzgünüm..

Pınar’da epeyce bir fotoğraf çektikten sonra köyün içini dolaşmaya başlıyoruz refakatçi arkadaşla, her sokağa giriyor ve hiç bir şeyi kaçırmamak için adım adım ilerliyoruz. İlgimi çeken Gedelek‘in tanıtımına katkısı olacağına inandığım her şeyi makinemle ölümsüzleştirmeye çalışıyorum.

Refakatçi arkadaş birden “İşte hain Yunanlıların 37 Müslüman / Türk’ü katlettikleri ve adını Tarih’e “Gedelek Katliamı” olarak yazdıran, canice işlenilen cinayetlere tanıklık eden ev!” diyor. İnanın donup kalıyorum.. karşımdaki ev’de öylece bana baka kalıyor.. İçim buruluyor.. içim sızlıyor.. Gedelek Katliamını daha önce okumuştum bu yüzden olsa gerek çok etkilendim. Ev geçmişten bugüne kadar bazı tadilatlar görmüş olmalı.. Ancak hüzün ve burukluk hiç gitmemiş kapılarından, pencerelerinden ve önündeki asma çardağından.. Sanki komşu evler onu teselli etmeye çalışıyor gibi bir sessizlik, bir sakinlik ve matem var bu evin sokağında.. Gönül daha detaylı bilgi edinmek, evin içini dolaşmak, sahipleriyle konuşmak, neler hissettiklerini sormak istiyor ancak mümkün olmuyor..

Evet.. Bu ev geçmişte olduğu gibi günümüzde de dünya’ya Yunanlıların kanlı ellerini gösterircesine ayakta duruyor. Ve hala bu kanlı cinayetleri sindirememiş olmanın ızdırabını, tarihe “Gedelek Katliamı” olarak yazılan ve 37 Türk evladının şehit olmasına sebep olan facianın üzüntüsünü taşıyor.. Ben böyle düşünüyorum.

Hem yürümeye devam ediyor hem de fotoğraflar çekmeye devam ediyorum.

Refakatçi arkadaş;

-“Burası da Şehitliğimiz!” diyor.

– “Mezar yerleri belli mi?” diye soruyorum.

-Şehitliğin kuzeyinden geçen yolu göstererek “Burada olduğu tahmin ediliyor.” diyor!..

Şehitliğin olduğu alanda Atatürk Büstü ve çok güzel bir sağlık ocağı var. Köyü dolaşmaya devam ediyoruz ancak eski yapılardan pek eser kalmamış, yapıların çoğu yenilenmiş..

Tekrar kahvehanenin yanına, köy meydanına ulaşıyoruz. Kısa zamanda çok yer dolaşmanın verdiği yorgunlukla ikram edilen çayları yudumluyor az da olsa dinleniyoruz.

Beklentilerime ulaşamamış olsam da refakatçi arkadaşıma teşekkür edip Gedelek‘ten ayrılmak üzere Orhangazi yoluna koyuluyorum… Araç Orhangazi‘ye doğru ilerlerken düşünüyorum!

Gedelek gerçekten hayal ettiğim gibi değil, çünkü ben daha tarih kokan bir Gedelek bekliyordum..

Tıpkı hemen hemen tüm köylerimizde olduğu gibi geçmişten bir eser pek kalmamış..

Hadi Hep Birlikte Ayrışalım!

Siz, biz, onlar..

Hadi ayrışalım..

Ezberi bozmayalım, kendimizi bozmaya devam edelim.

Haydi ayrışalım, bölünelim ve bölünme ile çoğalacağımıza azalalım..

Kültürlüler, kültürsüzler, cahiller, eğitimliler, akıllılar, aptallar, güzeller, çirkinler, zenginler, fakirler, sokak çocukları ve apartman çocukları diye ayrılalım..

Sonra hep beraber sonu gelmez bir kavgaya tutuşalım..

Güç gösterisinde bulunalım birbirimize ve birbirimizi yargılayalım. Hatta “Nasıl cevabını verdim!” diye gururla bakalım kendimize..

Haydi kendimizi bir halt olduğumuza dair kandırmaya devam edelim.

Bitmeyen bir masal bizimki..

Sonsuza dek mutlu yaşadılar diye biter masallar.. Oysa bizimkinin bitmesi kimsenin işine gelmez.. Bitirmezler..

Herkes arızalıdır kanımca..

Herkes yaşadığı hayatla ilgili talihsizlikleri vardır. Ve bu talihsizlikler kendine göre herkesinkinden büyüktür…” Seninki de dert mi anam!” diye başlar herkes anlatmaya..

Biz bölünmüş vaziyette kalalım.

Parça parça olmuş hayatımıza birileri dışarıdan su serpsin bazen, belki yüreğimiz serinler; “burası hoşgörü ve sevgi toprakları!” diye seslensin usulca.. Sonra biraz yine kavga etmeye devam edelim.

Hiç durmayalım! Aman ha, durursak, düşünmeye fırsatımız olur. Sonra iç ve dış düşmanların aslında biz ve yine biz olduğunu anlarız da yaptığımızı bırakırız belki. Aman lütfen durmadan kavga edelim. Birileri başka birilerinin dinine, diğerleri geri kalanların ırkına, bir kısmı diğer kısmının okuduğu okula olmadı yengesigillere kusur bulsun!

Zira kusur arandı mı şıp diye bulunan yegane şeydir. Hiç zorlanmayız..

Haydi kavga edelim!

İlk önce Fenerbahçeliler Bursasporlulara saldırsın. Sonra Adıyamanlılar Uşaklılara top atsın, en sonunda İstanbullular Ankaralılarla alay etsin!

Bizi biz olmaktan çıkaran ve en sonunda kim olduğumuzu unutturacak şeyi yapalım.

Hiç durmadan kavga edelim..

En iyi ve kesintisiz yapabildiğimiz şeyi yapalım.. İnsanlığa hizmet edelim, kendi başımızı yiyelim. Kediler bize gülsün, kuşlar alay etsin.. Dinozorların yanına gidelim de ortalık durulsun!

Sonunda Avrupalı Olduk!

Biz henüz ellili yaşları yaşayan, çok genç olmamakla birlikte orta yaşlı insanlarız.. Çocukluğumuzu Allah, peygamber sevgi ve saygısıyla; Büyüğe hürmet, küçüğe sevgi duyulması hususundaki telkinlerle büyüdük.

Aradan geçen elli yılda çağın getirdiklerinin tümü, maneviyatımızı bitirmemize neden oldu. Bizi yetiştiren büyüklerimiz gibi, biz çocuklarımıza Allah ve Peygamber sevgisini aşılayamadık, Çocuklarımızın elinden tutupta bırakın beş vakit namaz kılmayı bir Cuma Namazına bile götüremedik. Taze yüreklerini manevi gıdayla beslemeyi bilemedik. Ülkemize azınlıklar hükmeder oldu, çoğunluk sessiz kalıp bize empoze edilenleri uygulamakla yükümlü saydı kendini.. Çünkü bu devirde din bilgisine sahip olmak, dindar olmak, hatta Müslüman olmak gericilik sebebi sayıldı.

Biz Türk oğlu Türküz. Atalarımız bize hep ileriyi hedef göstermişti. (Sanki dindar olmayın, çağı yakalayamazsınız demiş gibi, sanki dinden vazgeçin demiş gibi..) Önce kılık kıyafetimizi değiştirdik. Avrupalı ne giydirdiyse onu giydik. Saçımız, sakalımız Avrupa’da nasılsa öyle olmalıydı, olmalıydı ki çağdaş olabilelim!..

Geçmişimizi unuttuk, unutmalıydık. Çünkü benim Atalarım barbardı(!) bu imajı silmeliydik. Çağdaş ve modern olabilmek için dini inançlarımızın gereğini yerine getirmek gericilikti(!) bunun için gençlerimizi dinden uzaklaştıracak şeyler bulmalıydık. Avrupalı gibi Pankçı, Punkçu, Heavy metalci yapmalıydık ki(!) Avrupalıya, Amerikalıya çağ olarak yetişebilelim.

Benim Atalarım yedi kıt’ada at koştururken hiç bir zaman Avrupalının yaptığını yapmadı, Hiç bir zaman sömürgeci olmadı. Fethettiği ülkelere insanlık, adalet ve huzur götürdü, medeniyet götürdü. Hiç bir zaman fethettiği ülkelerin milli kaynaklarını sömürmedi, kanlarını emmedi. Bugün Afrika ve Asya ülkelerini görüyorsunuz açlık, sefalet içinde yaşamaya çalışıyorlar çünkü sömürgeci Avrupalılar iliklerine kadar emmiş, kendilerine gelemiyorlar. Bu bugün çağdaşlıktan söz eden Avrupa ülkelerinin eseri değil mi?

Bunlar ne çabuk unuttular vahşiliklerini de şimdi insan hakları dersi veriyorlar? Avrupalı çatal, kaşık mı biliyordu! Yoksa tuvalet mi? Bizden aldıklarını, kendileri üretmiş gibi bize sattılar, bizde aldık kabul ettik. Bugün benim ülkem bu durumdaysa, benim insanım ellerini başına koyup iki kere, üç kere, beş kere düşünmelidir, Bize ne oldu böyle diye..

Bugün yetmiş, seksen yaşlarında olan büyüklerinize sorun, gençlik yılları nasıldı? Size yokluk içinde geçen yıllardan bahsedecekler ama ilave etmeden de geçemeyecekler.. “Yokluk vardı, ama mutluyduk, huzurluyduk, birbirimizi sever sayar, her ne konuda olursa olsun yardımlaşırdık.” diyeceklerdir.

Bugünün şartlarına bakıldığında o günlerin tam tersine bir yaşantı hakim ülkemizde, görünürde her şey var ancak insanlar mutsuz! Bu mutsuzluğun sebebi gidişatın Ülke olarak yönünün bilinmemesi mi? Yoksa suni ihtiyaçlara kazançlarımızın cevap verememesi mi?

Evet eskiden insanlar çok çalışıyor, az kazanıyordu ama Milli ve Manevi huzur, bereketi beraberinde getiriyordu. Oysa şimdi az çalışıp çok kazanılmasına rağmen kazançlar, ihtiyaçlara cevap vermiyor. Çünkü kazançlarımızda bereket yok! Maneviyatımızı, ihlasımızı kaybetmişiz. Çok mütevazi davransanız dahi paranızı bir sonraki aya erdiremiyorsunuz ve gelecekten harcamaya başlıyorsunuz. Ve akabinde de kredi kartları, taksitli alışverişler, icralar, mahkemeler..

***

Gençlerimiz saygı ve sevgiden bir haber büyüyor, parmak kadar çocuklar metro ve otobüslerde dedeleri yaşındaki insanlara yer vermemek için başlarını dışarıya çeviriyorlar.. Henüz on iki-on üç yaşlarında çocuklar ellerinde sigara sokaklarda, genç-yaşlı bayanlar ellerinde sigara şehrin en işlek caddelerinde dolaşıyorlar..

Ne mutlu bize demek ki Avrupalı olduk(!) modernleştik, çağdaşlaştık(!) Öyleyse hiçbir şeyin önemi yok bundan sonra, Ülkem ve İnsanım çağı yakaladı(!)

***

Bu çağ öyle suni ihtiyaçlar doğurdu ki; Onlarca temizlik maddesi var! Eğer kadınlarımız, kızlarımız bunları kullanmasa bulaşıcı hastalıklardan kırılırız alimallah(!) Peki bunlar eskiden yoktu da, pis mi geziyordu insanlar? Su ve sabun tüm ihtiyaçlarda kullanılıyordu ve çamaşırlarımız misler gibi sabun kokuyordu.. Peki şimdi kokuyor mu?

***

Benim Atalarım boş işlerle hiç uğraşmamışlar, gelecekte torunlarına neler bırakabileceklerinin hesaplarını yapmışlar. Bugün hayretler içinde okuduğunuz kitaplardaki Atalarımızın liderlik vasıfları bugünün idarecilerinin hiçbirinde yok. Bugünün idarecileri günü kurtarma hesapları yapmak yerine, Atalarımızın liderlik vasıflarını inceleselerdi durum daha farklı olurdu. Biz Avrupalı değil, onlar Türkiye etrafında fır dönerlerdi.

Yine Ülkemin etrafında fır dönüyorlar.. dönüyorlar ancak temel taşlarımızı sökmek için, çağdaşlık ve modernlik adına!

Bir İdealimiz Var mı?

İdeal açık, net ve berrak görünendir. Bu anlamda hakikat pınarından beslenir. İlahi gücün yansımasıdır.

İnsanı “İnsan-ı Kamil” mertebesine yükselten, toplumları aydınlık ve medeni yapan, yüce bir idealin yol göstericiliğidir. Aynı durum toplumlar için de geçerlidir. Bir toplumun medeniyet kurabilmesi o toplumu meydana getiren bireylerin yüce bir ideal etrafında birleşmeleriyle mümkündür.

Günümüzde gelişen bilim ve teknolojiye rağmen gerçek anlamda bir medeniyet kuruculuğundan söz edemeyişimizin asıl nedeni, bireyleri birbirine kenetleyecek “ortak bir idealin” yokluğudur. İslamiyet’ten önce “Gök Tanrı” ideali etrafında kenetlenmiş Türk toplulukları, tarihin çeşitli dönemlerinde pek çok devletler kurmuşlar, yol göstericiliği günümüze kadar ulaşan önemli medeniyetlerin temsilcileri olmuşlardır. Yiğitlik, cesaret, cömertlik ve adalet gibi temel erdemlerin kaynaklandığı bu ortak ideal “Orhun Kitabelerinde” abideleşmiştir. Orhun Kitabelerinde şiirsel bir dille bize anlatılanlar, ilahi bir düzen ve ahengin siyasi, ekonomik ve toplumsal alanlara yansımasıdır. Bu ilahi işleyişi örnek alan insanlar bilgeliğe, toplumlar ise gerçek medeniyet seviyesine yükselirler.

İslam’ın seksen yılda, insan ömründen bile kısa bir zaman içinde İndüs Nehri’nden Endülüs’e, Kuzey Afrika’ya kadar yayılması görkemli bir medeniyet olarak yerleşip kök salması, ilahi bir idealin peşinden gitmiş olmasıyla ilgilidir. Buna takiben aynı idealin savunucuları olan Selçuklular ve Osmanlılar büyük imparatorlukların ve medeniyetlerin sahibi olmuşlardır.

Tarihin derinliklerinden gelen bu ilahi ideal birliği günümüzde yerini kapitalist ve sömürgeci zihniyetin hegemonyasına bırakmaktadır. İnsanlar bütün değerlerini bu zihniyet üzerine bina etmekte ve aradığı huzuru bulmaya çalışmaktadır. Bu anlamda maddi olarak doyuma ulaşırken manevi alanda uçuruma yuvarlanmaktadır. Tarihsel bilinçaltımız kasıtlı olarak manipüle edilmekte kültürümüzün direk taşlarından olan örf, adet, gelenek, göreneklerimiz çağımızın sigortası olan yeni nesillere aktarılamamaktadır. Bunun yerine sahte kültürler “medeni yaşam” formatı ile içsel benliğimize popülarite reklamıyla yerleştirilmektedir.

Her şeye rağmen maddi ve manevi değerlerini ilahi gaye ile idealize eden ve yaratılış amacının farkında olan gençlik modern ilim bahçelerinde yetişmektedir. Gün gelecek bu ilim bahçeleri bütün insanlığın kalbinde hakikat ışığını yakmış olarak vazifesini tamamlayacaktır. Biz de bu ilim bahçelerinde yerimizi almak istiyorsak “Bir idealimiz var mı?” sorusunu kendimize samimi olarak sormamız gerekmektedir.

Nerede O Eski Köy Okulları!..

Geçenlerde Doğan Cüceloğlu’nun bir yazısını okudum. Türk insanının kimliğini öylesine güzel özetlemiş ki, sanırım bu özeti bugüne değin hiçbir aydın kişi yapamamıştır.

Bizim kim olduğumuz, neden bu duruma geldiğimizi bu yazıda açıkça anlatmış…

Türk ve Müslüman insanının Aile Ocağı, Aile Okulunun ne kadar önemli olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Ancak son yıllarda bu ocak, bu okul gerektiği gibi Türk insanına yakışır bir şekilde talebe yetiştirememektedir.

Allah rahmet eylesin ilkokul öğretmenimiz Asaf ÖZTAŞ beş sınıfı okutan tek hocaydı, günde 1’er saat 5 sınıfı eğitirdi. Tek derslikli bir okulda 5 sınıf bir arada eğitim yapmamıza rağmen yetiştirdiği talebeler hep başarılı olmuşlardır. Şimdi bu durumda eğitim veren okul kalmadı. Bize hayatımız boyunca unutamayacağımız dersler verdi Asaf Hocamız, hem de o zamanlarda.. Yaşı 23-24 idi. Biz küçükleri sevmeyi, büyüklere saygı göstermeyi hep ondan öğrendik. Tabi Anne ve Babalarımızın verdiği eğitimler de inkâr edilemez.

Geçenlerde bir arkadaşım anlattı. Tanıdığı bir öğretmen, oğluyla birlikte çarşıya alışverişe çıkmış ve çok dolaştıkları için yorulmuşlar, Belediye otobüsünde cam kenarına oğlunu oturtmuş yanına da kendi oturmuş. Otobüs güzergahında ilerledikçe duraklardan aldığı yolcularla dolmuş, tabi bu yolcuların arasında çok yaşlı insanlar var ama Öğretmen hanım oralı bile olmuyormuş. Sonra biri ikaz ederek çocuğu kucağınıza alsanız da şu yaşlı amca oturuverse demiş. Vay efendim sen misin bunu diyen başlamış söylenmeye, yok onlar çarşıda çok dolaşmışlar da, yorulmuşlar da, çocuğuna da bilet vermişte, daha neler neler… Yorum sizin!..

Ben tekrar Doğan Cüceloğlu’nun yazısına geleyim. Yukarıda yaşanan olayla ne kadar da zıt!..

Doğan Cüceloğlu şöyle diyor. “Ben Amerika’da 25 yıl kalmış bir insan olarak şöyle bir gözlem yapıyorum. Amerika’da hiç eğitim görmemiş bir insanla aynı oda da kalmaktan korkarım. Çünkü 5 dolar için gırtlağını kesebilir. Eğitim orada gerçekten bir fark meydana getiriyor. Eğitim düzeyi yükseldikçe uygar, olgun, sorumluluk sahibi, verdiği sözü tutan, kişisel bütünlüğü olan bir insan olma yolunda ilerliyor. İstisnalar olabilir ama genellikle böyle..

Türkiye’ye gelip baktığımda iki faktör görüyorum;

Şehirleşme ve Eğitim..

Türkiye’de şehirleşmiş ve eğitim görmüş insandan korkuyorum. Kesinlikle insafsız, kendinden ve kendi yakınlarının çıkarlarından başka bir şey düşünmüyor. Bu son derece kuvvetli bir duygu bende. İliğini sömürür, bitirir, hiç acıma duygusu da yoktur. Ama şehirleşmemiş, okumamış, saf köylü olarak kalmışsa onda değerler bilinci çok yüksektir. Sanki eğitilmiş Amerikalı..

Burada çok önemli bir gözlem var. Bunun üzerinde düşünmek lazım. Benim analığım Yörük’tü, Annem öldükten sonra babam tekrar evlendi. Biz ona anne demedik, Ayşe Teyze dedik. Ben daha 10 yaşındaydım, sapanla vicik dediğimiz küçük bir kuşu vurmaya çalışıyorum “Vurma oğlum” dedi. Ben sen ne bilirsin Yörük karısı tavrı içinde “Ne var, parmak gibi küçücük kuş” dedim. Analığımın cevabı. “Yavrum! Canın küçüğü büyüğü olur mu? Allah her birine bir can vermiş. Vurma yavrum günah” dedi. Şu derinliğe bakın. Okuma yazması yok bu kadının. Yıllar sonra bunun anlamını anladım. Anlamaya başladığım zaman ağladım..

Konferanstayım, böyle gözyaşı dökerek ağlıyorum. Yanımdaki kadın ne oluyor bu adama diye meraklanmaya başladı. Ne oluyor? dedi. O kadar mutluydum ki çok mutluyum dedim ağlayarak.. Kendi kendime Yarabbi! Çok şükür, sağken bunun farkına vardım. Biz bütün insanlar kardeştir deyince sanki çok şey söylüyoruz. Kadın bunları aşmış. Canlardan oluşan bir aile, büyük küçük yok, hepsi birbirine eşit, onur eşitliği var. Canın küçüğü, büyüğü olur mu? Allah hepsine can vermiş. Şu bilinci görüyor musunuz? Nereden geliyor bu? Tabi ki tasavvuf kültüründen geliyor. Bu yayılmış. Eğer şehirleşme ve eğitim ele geçirilmemişse hala bu mayamızda var. Ben zamanım olsa hiç şehir yüzü görmemiş, hiç okumamış köylülerin özellikle yaşlı kadınların arasında zaman geçirip, onlardan bilgelikleri öğrenmek isterim. Bu topraklarda neler birikmiş, ne insanlık deneyimleri var. Birde doğadan kopmamış sürekli doğayla haşır neşir içerisinde o bilgelikler bilenmiş. Kitap bilgisi değil. Farkına varmış ve bir yere oturtmuş.”

Evet arkadaşlar. İşte Doğan Hocamızın anlattığı gerçek Türk insanı.. biz aslında buyuz, bu bizim mayamızda var. Ama ülke olarak dışarıdan çok ithal davranış almışız, özümüzü kaybediyoruz, dejenere oluyoruz. Bizim cahil, köylü olarak baktığımız insanların davranışları Doğan Hoca’ya göre Amerika’daki tahsilli insanın davranışıdır. Bu olgunluktur, bu erdemdir. Bu olgunluk ve erdem Türk insanının mayasında vardır.

Bir an önce özümüze dönmek için bir şeyler yapmalıyız. Öncelikle yazılı ve görsel medyaya çok iş düşüyor. Televizyonlarda bizim özümüzü anlatan kaç film çekilmiş bugüne kadar hiç yok. Ya bizi aptal olarak anlatır filmler, Ya barbar ya da cani..

Biz böyle değiliz! biz Doğan Hocamızın anlattığı o Yörük karısı, analığı gibiyiz..

Atalarımızın kanı var damarlarımızda, Osmanlı bu mayayla yücelmiştir. Ne zaman özünü kaybetmeye başlamış o zamanda gerileme devrine girmiştir. Belli bir geçiş dönemi yaşadığımızı umuyorum ve eninde sonunda özümüze döneceğimiz inancımı kaybetmek istemiyorum.